![]() |
|
|||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Takvim | Bütün Forumları okunmuş kabul et |
![]() |
|
|
Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#1 |
|
VIP Member
![]() Üye No : 12639
Mesajlar : 2.456
Üyelik Tarihi : 30.03.2006
Bulunduğu Yer : Yeditepeli Rüya şehir...
Tecrübe Puanı : 125
Karizma Puanı : 49
Karizma Derecesi ![]() |
Âşık olmak da işe adam almak gibi...
Biz daha okumaya fırsat bulamadan o arka arkaya kitap yazıyor. Bu yıl içinde çıkardığı dördüncü kitabını geçen hafta özel bir performansla tanıttı: Yedi Kapılı Kırk Oda! Bu kitap vesilesiyle evinde buluştuk Murathan Mungan'la; yeni kitabını, hayatını, Türkiye'nin geçirdiği zor günleri ve elbette aşkı konuştuk.. - Sürekli yazıyorsunuz, bir yılda dördüncü kitabınızı çıkardınız. Hayırdır, nereye yetişiyorsunuz? - Bir kere kafamı tutamıyorum! Bir taraftan da insanın kendine yaptığı yatırım diye bir şey var. Türkiye'de ve dünyada ne olursa olsun, bunların kaydını tutup, duyarlılığını yaşayıp ama işimi yaparken hiçbir şey olmuyormuş gibi kendi içime kapanmak gibi bir özellik edindim. Özel hayatımda ya da toplumsal hayatta ne yaşanırsa yaşansın işime küsmüyorum; işimle yani sanatla, kültürle ve edebiyatla kurduğum ilişkide en ufak bir aksama, tavsama, eskime duygusu yaşamıyorum. Bu tarafımı da seviyorum. Yani hâlâ yeni başlamış bir insan gibi dünyayı izliyor, takip ediyorum. - Kaç yıl oldu yazı yazmaya başlayalı? - Kendi imzamla bir gazetede yazımın çıkma tarihi 1975'tir. - Ve hiçbir yorgunluk, bıkkınlık yok, öyle mi? - Yüzümden öyle bir şey anlaşılıyor mu? - Hayır ama enteresan! Bir taraftan şiir, bir taraftan öykü, diğer yandan roman, hatta şarkı sözü yazmak, albüm projesi... Sizinki nasıl bir durum? - Bir iç enerjisi, belki bir ruhani yetkinlik... Yani bu kadar sene sonra söylersem ayıp kaçmaz sanırım; yetenek diye bir şey var, bu yadsınamaz. Bir de yeteneğinize yaptığınız yatırım var. Ben bunu hem yazdım hem söyledim; Türkiye yetenekler mezarlığı, Türkiye insan korumayan bir ülke. Bir insanın, bir sanatçının, bir bilim adamının yetişmesi bonsai gibi; çok emek, çok oksijen, çok su istiyor. Dolayısıyla kültür hayatımızda da, sanat hayatımızda da çok fazla sıyırmış adam var. Herkes aynı dayanıklılıkta değil. - Neden peki bu kadar çok yazma ihtiyacı? - Her sene böyle beş kitap çıkmaz! Yıldızın parladığı anlar vardır. Edebiyatla, sanatla, kültürel sosyolojiyle ilgili her gün temel gıda alıyorum ve kenara bir şey ayırıyorum. Her gün kenara bir kuruş koysanız yıl sonunda 365 kuruş ediyor. Bazen gözümün önüne şöyle bir resim olarak geliyorum; Titanik'teyim, gemi ortadan yarılmış, batmak üzere ve ben hala yazı masasında çalışıyorum! Bu resim bana güç veriyor. - Bu kadar kendinize, yazmaya döndüğünüzde hayatı kaçırdığınızı düşündüğünüz olur mu hiç? - Zaten hayat kaçırılan bir şeydir (gülüyor), ne yaparsan yap hayat kaçar! Önce hayatla doğru kontrat yapacaksın. - Peki hayatta tutkuyla bağlandığınız tek şey yazmak mı? - Galiba... - Başka hiçbir şey yok mu; aşk mesela? - Aşk vardı da... (gülüyor) Sahibini bekliyor. Türkiye'de aşkın Oxford'u vardı da ben mi gitmiyorum? Aslında her yaşın aşkları, beklentileri, dünyayla kurduğu ilişki farklı. Hayatınızı gelişme üzerine kurduğunuz zaman iç olgunluğu, beklentiler, insan malzemesi devreye giriyor. Nasıl zorluk çekiyorsanız işe adam almakta, kalifiye, kaliteli eleman bulmakta; âşık olmak için de o kalifiyede, o vasıflarda insan giderek azalıyor. - Neden peki? - Zamanla kendi duygularınızın kıymetini daha çok biliyorsunuz, eskisi kadar saçıp savuramıyorsunuz. İkincisi de, geçmiş deneyimlerinizin size öğrettikleri ister istemez hem bir tür filtre sağlıyor, hem de biraz içinizi kilitliyor. Dönüp baktığınız zaman da size sürprizler sunacak insan malzemesinin arkası gelmiyor. - Yani aşk yok hayatınızda? - Şu anda yalnızım, tekliflere açığım. (kahkahalar) Seviyeli beraberlik ve düzeyli ilişki istiyorum. Ama ikisini birden. (kahkahalar) Ya mesela orada da başka bir klişe var, sen bu kadar seviyesizken nasıl seviyeli bir ilişki kurabilirsin ki! Gelir düzeyini mi seviye zannediyorsun? - Söylenmek istenen tam da bu! - O zaman öyle söyle... Kaliteli tip ne, ne anlıyorsun kaliteli tipten? Türkiye'de çok ağır bir şuur kaybı yaşanıyor. - Peki sizin yaşadığınız hangisi? İnsan malzemesinin eksikliği mi, yazmaktan yeni bir insanı tanımaya vakit mi ayıramıyorsunuz? - Kendini kaybedercesine âşık olmayı o kadar özledim ki! Yedi Kapılı Kırk Oda'da sevdiğim bir cümle var: Hangi dünyada âşık olduğunuza bağlıdır aşk. Türkiye'nin şu andaki malzemesini düşünün. Bu malzeme içinde, uygun birini bulsanız bile, bu dekorda ne yaşayacaksınız? - Aşk bütün bunları silmez mi? Dekor önemli midir o kadar? - E kapının altından dünyanın bilgisi sızıyor. El avuç göz içi romantik sahnelerle hayat geçmiyor ki! Belli bir bilinçle seviyorsunuz. Ortaokuldaki, dünyayı unutan gözleriniz artık çok şey görmüş oluyor. Aşk aslında Türkiye'de gençlerin değil, artık olgun yaşta insanların sorunsalı. - Ne demek bu? - Şöyle düşünün; 70'li ve 80'li yıllarda söylenmiş şarkıları alıp cover yapıyorlar. Hangi cover içinize dokunuyor sizin? Hangisinin sesinde gerçekten aşkın titreşimini hissediyorsunuz? Sadece arkadaki ritimle o şarkının nasıl popüler olacağının üstüne kurulu bir dünya. Bir kulübe, diskoya, bara gittiğinizde kıç çalkalayacağınız şarkılar var sadece ya da 'duygusal, romantik bir çalışma' dedikleri, bayağı duygulanımlarla radyoda çalınanlar. Eskiden insanlar müzik dinlerlerdi, şimdi müzik dinlenmiyor. Bu anlamda müzik sektörünü sadece MP3'ler, internet, korsan batırmadı. - Ne batırdı? - İnsanların ruhlarının ve kalplerinin bu kadar laçkalaşması batırdı! 70'li, 80'li yılları düşünün; gitaristlerin, grupların hepsinin adı bilinir, plaklar alınır, üstü okunurdu. Müzik aynı zamanda kültürel bir öğeydi. Şimdi bir yere girdiği zaman kafasını sallayabiliyorsa, iki tane figür attırabiliyorsa müzikle ilişki kurdum sanıyor! Yaşlanmak sizi korkutur mu? - Yani, 'A hiç önemli değil' falan desem yalan söylemiş olacağım. Önemli olan tabiatı kabul etmek, 'tabiatla ne kadar didişebilirsin'i kabul etmek... Teknolojinin, tıbbın sana sunduğu imkânları elbette değerlendir ama tabiatla kör bir yarışa girmek doğru değil. Yani her yaşı, her zamanı giyinmek lazım. - Yaşınızı söyleyen biri misiniz? - Gururla söylüyorum çünkü göstermediğimi biliyorum! Bütün kitaplarımın arkasında doğum tarihim yazar. Ben bir gün yakınırken Sezen Aksu, "Bizim gibilerin yaşı mı olur canım," demişti. Çok hoşuma gitmişti, bunun üzerine kurdum felsefemi. - Yaş ilerledikçe iç dünyanızda, ruhunuzda ne değişiyor peki? - Aslında gençliğin fetişleştirildiği bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar bedenleriyle sanki iç çamaşırı reklamına çıkacakmış gibi ilişki kuruyorlar. Benim için gençlik dirimsellikle ilgili bir şey, şimdi ben ağzıma gözüme ne yaptırırsam yaptırayım 20 yaşındaki birinin doğal dokusunu taşımayacağımı biliyorum. - Yaptırmadınız mı? - Düşünüyorum (kahkahalar). Eskiden 40-50 yaşında bir adama ölü muamelesi yapılırdı, şimdi öyle değil çünkü giyiminiz, kuşamınız, yaşam tarzınız öyle değil. Dolayısıyla çok dert edilecek bir şey yok. Ama tabii insan diri kalmak, zinde kalmak istiyor, bunları önemsiyorum. - Zinde kalmak için ne yaparsınız? - Aslında iki sene önce çok mutluydum çünkü sabahları erken kalkıyor; önce İspanyolca öğreniyor sonra yogaya gidiyordum. Hayatta en çok imrendiğim şeydir sabah erken kalkmak. Hayatının hangi döneminde yaptın desen; çok az! Biraz sağlıkla ilgili sıkıntılarım da oldu, şeker başlangıcındayım, ona göre besleniyorum. Böyle olduğu zaman gövdenizle bir dikkat ilişkisi kuruyorsunuz, sadece gençlik, güzellik derdinden değil. Tabii bir de genetik haritanızın size dayattıkları var. Annem de babam da kanserden öldüler. Dolayısıyla 'Bende sekecek mi, sekmeyecek mi?' Aklınızın bir tarafında hep bu var. Popüler kültür ikonu olmak sizi korkutur mu? - Ben kişiliği şöhretle oluşmuş bir insan değilim. Ama şöhret bana iyi bir öğretmen oldu. Şöhretin nasıl sinsi bir canavar olduğuna, nasıl sahibini yediğine ilk uyananlardanım. Popüler olmayı istemek, buna göz koymak... İnsan belli yaşlarda bunu ister ama üstünden atlamayı da bilmelidir. Bu anlamda baksaydım, yani popüler olmaya göz koysaydım, piyasada 'popüler' diye dolaşanların çoğunu donumda sallardım! Bu lafı da rastgele söylemiyorum; bu bir seçim meselesi. Popüler kültürle ilgiliyim ya da ilgisizim demek çok da mümkün değil çünkü bu elimizde olan bir şey değil. Aslında ben yapılan işle saf, temiz ilişki kurmaktan yanayım. 'BU BENİM MACERAM' - Popüler kültür dediğimiz şey aslında nedir, neden burun bükülür bu kavrama? - Aşağılama, bazı insanların kendilerini daha yüksek yerde konumlama ihtiyacıdır, buna sahip olsunlar olmasınlar. Popüler olanla samimi olarak ilgilenmeyenler, hoşlanmayanlar vardır. Bunu anlıyorum, bu anlamda önemsediğim şey üst kültür, popüler kültür gibi şeylerde kendimize koltuk aramak değil, nasıl bir kültürsanat eğitiminden geçtiğimiz, yapılan işlerle kurduğumuz saf ve samimi ilişki... Bir de ilgilendiğimiz figürlerin bütün bir hayat macerasına talip değiliz. Ben şimdi Müslüm Gürses albümü yaptım diye Müslüm Gürses'in bütün hayat macerasının taşıyıcısı mı oldum? - Hayır ama popüler kültür figürü olarak gösterildiniz... - Bir şey söyleyeyim mi, en önemli şey insanın kendinin ne olduğunu bilmesi. Dikkat edin, kendini anlatmak konusunda çok çırpınan insanların zaten kendiyle kurduğu temel bir güvensizlik ilişkisi vardır. Diyelim ki biriyle tanışıyorsunuz, 15 dakikada sizi anlamaya, çözmeye çalışıyor. Ben de hep şunu düşünürüm; ben kendimi 40 yılda biriktirdim, sen 15 dakikada nasıl çözeceksin beni? Herkesin kafasında bazı şablonlar var, belli sınav soruları var, o resme uygunsanız geçiyorsunuz, değilseniz kalıyorsunuz. Hayat böyle bir şey değil. Mesela kimsenin anlamadığı, bulanık, muğlak şiirler, yazılar yazdığınız zaman çok soylu, çok üst kültür, çok bir şey olmuyorsunuz ki! Sadece bir vehmin kurbanı oluyorsunuz. - Müslüm Gürses sizden sonra kendine gelemedi! Televizyonda bırrrlamalara başladı, 'İhtiyacım var home theatre sisteme' diye şarkılar söylüyor. İzliyor musunuz ? - Hayır diyeyim ve konuyu kapatalım (gülüyor). Birlikte bir iş yaptık, güzel bir işti, o onun macerası, bu benim maceram. Bu kadar! Son çıkardığınız kitap, Yedi Kapılı Kırk Oda... Bunu yazarken çok yorulduğunuzu, bunaldığınızı söylemişsiniz... - Evet, inşallah okur da aynı şeyi hissetmez (gülüyor). Kitap çok elimde kaldı. Kitap çıkmadan birkaç ay önce kitabın son hikâyesini değiştirdim çünkü bir rahatsızlığım vardı son hikâyeyle ilgili ama ne olduğunu bilmiyordum. Bir kitapla ilişki yaşamak, aslında biriyle aşk yaşamak gibi... Aranızda bir huzursuzluk vardır, ne olduğunu bir türlü bilemezsiniz, hemen konuşmaya kalkarsanız yanlış yerlere gidebilir, kendinizi ve karşı tarafı yanıltırsınız. Son hikâye benim huzursuzluğumdu. - Murathan Mungan kitaplarının her zaman alıcısı var, çok okunur. Burada tereddütünüz var mı? - Tereddüt demeyelim de; okumak için okurundan dikkat ve emek isteyen bir kitap bu! - Yedi Kapılı Kırk Oda yazarı için nasıl bir kitap? - Bu 40 öykü olacak, 40 odayı tamamlayacağım ve günün birinde bunları Kırk Oda adıyla tek ciltte toplayacağım, böyle bir hayalim var. Masallarla olan ilişkim de benim kendi 'Bin bir Gecem.' Herkes dünyada var oluşuna bir kapı arar, ben de bu kitapta, kemikleşmiş bir stili olmayan bir yazar olarak, kendi yazımın varoluşunun kapılarını zorluyorum. - 'Murathan Mungan dilinin şovunu yapıyor' diyebilir miyiz? - Şov sözü burada olumsuz tınlıyor, performansı tercih ediyorum! - Kitabın tanıtımı da dikkat çekiciydi. Yedi ünlü insan yedi ayrı pasaj okudu kitaptan. Bu yöntem kitapların popüler olmasını sağlamak için mi? - İstedim ki kitap hem görülsün, hem işitilsin, hem oyuncunun sesi ve beden diliyle cisimleşsin ve orada bulunanlar sadece kitabın varlığından değil, içinden de haberdar olsun. Bir de çok fazla kitap çıkıyor son zamanlarda. Bir kitap sadece başka kitabı okuma zamanınızla rekabete girmiyor; o kitaba ayrılan zamanın karşısında internet, DVD, TV var! Bir şekilde kitap kendini duyurmak için dikkat çekmeye çalışıyor. Türkiye zor günler geçiriyor. Sağduyuya, şairlerimize, yazarlarımıza ihtiyacımız var. Ama bir sessizlik var o cephede, neden? - Çok büyük bir dağılmışlık var, ümitsizlik var, muhalefet dalgası arkadan gelen kuşak tarafından yeterince beslenemedi. Ben yaşamın hiçbir döneminde bu kadar ümitsiz olmamıştım! Kimse çok mazur göstermeye çalışmasın, bu zorlukta herkesin çok fazla payı var. Bu kadar kışkırtılmış bir toplumdan sağduyu beklenemez. Aslında sözünü ettiğiniz aydınlar ve sanatçıların gücünün yetmediğini hissediyorum. - Entelektüel vicdan kalmadı galiba? - Çünkü bir kısmı kafayı sıyırdı bunların, bir kısmı zaten günün, dönemin eğrilerine göre solcuydu, aydındı, iktidar tutkunları vardı, başka yere geçtiler... Bir dönemin mizahçılarının çoğu yeni sağın temsilcisi... Mesela adam aslında faşist ama kendi bile bunun farkında değil! - Neden sağduyulu insan çıkmıyor, sadece düşmanlık saçanlar konuşuyor? - Türkiye üç tane ciddi askeri darbe geçirmiş, gerçek savaş terbiyesinden geçmemiş bir toplum. Temel yapısı yasaklama, saklama, gizleme, örtme üstüne kurulu. İçinde olduğumuz çağ ise kabuğunu zorluyor. Türkiye bu sancılı süreçte toplumu eğitmek yerine toplumu sürekli yatıştırdı, topluma sürekli yalan söyledi. Dediğinizi anlıyorum; bir kahraman ihtiyacı var ama meseleler kahraman ihtiyacıyla değil, toplumun kendi dinamikleriyle çözülecek. Yani entelektüel vicdanı önemsiyorum ama genel anlamda bu kadar vicdanını kaybetmiş bir toplumdan farklı bir şey bekleyemeyiz. - Sizce biz vicdanını kaybetmiş bir toplum muyuz? - Evet, öyleyiz. Ayrıca ciddi anlamda bilgisi olmayan, eğitimi olmayan ama önyargılı olan, ama şiddeti olan ama hıncı olan bir toplumuz. Bu anlamda başka bir yerden konuşmak lazım. Şu anda Türkiye'nin en çok ihtiyacı olan şey, ciddi anlamda örgütlenmiş bir sivil itiraz platformudur. Muhalefet zemini oluşturacak bir platform. Açıkçası Hrant'a borcumuz var! Hrant'a olan borcunu ödeyemezsen başka bir noktaya geçemezsin, 301 ile hiçbir şey yapamazsın. - Sessizliğin nedeni 301 korkusu mu? - 301 sadece bir maddenin adı değil, bir sosyolojinin adıdır artık. E haksızlar mı? Sen Türkiye'yi bir korku toplumu haline getirmişsin. Herkesin kendine Müslüman olduğu, herkesin demokrasiyi kendine istediği bir toplum... Herkesin her şeyi yanlış ve yalan bildiği bir toplum... - 'Sen kendini korumazsan başkası seni korumuyor' diye mi düşünüyorsunuz? - Korumuyor tabii! Ağzından çıkan her söz başka bağlamda değerlendiriliyor bir kere. Konuştuğumuz şeylerin eşiği çok alçak. Az konuşuyorsam bu konuda bir şey bilmediğimden, bir şey hissetmediğimden değil; buradan çıkan bir tartışmanın seni çektiği yer bir daha çıkamayacağın bir bataklık. - Yani 301? - Evet! - 'Hâlâ bir ayağım eski meydanlarda, sol yumruğum havada' diyorsunuz ama... - Ama bunlar yazılarımla ve sanatımla ilgili şeyler; ben aktivist değilim. Şunu söyleyebilirim; Türkiye'nin son 30 yılı üzerine çok fazla malzeme biriktirdim. Bütün bu süreci cisimleştirecek bazı güçlü, kalıcı kitaplar düşünüyorum; asıl barutumu ve cephanemi galiba sanata saklıyorum. 'En'lerinizi soracağım size. - Ben 'en'lere inanmam, an'lara inanırım ama peki... - En son okuduğunuz kitap? - Aynı anda birkaç kitap okurum. Biri Elsa Morante'nin L'isola di Arturo (Arturo'nun Adası) adlı kitabı... - Sabah kalkınca en önce yaptığınız şey? - Hiç değişmez, oda sıcaklığında bekletilmiş bir bardak suya yarım limon sıkar içerim; 15 dakika sonra kahvaltı yaparım - En önce okuduğunuz gazete ve yazar? - İlk yaptığım şey günlük yazmaktır. Hem zihninizi temizler, hem sizi güne hazırlar. Epeydir gazete almıyorum, özellikle çalışırken keserim. İnternetten takip ederim ama yazar değil, başlık takip ederim. - En son izlediğiniz film? - Son Ültimatom. Matt Damon severim ama olmamıştı. - En sevdiğiniz yemek? - Zeytinyağlı dolma severim. - En sevdiğiniz mekân? - Bu konuda 'en' bulmakta zorlanırım. İstanbul'u 20 metrekarede yaşıyorum çünkü. Boğa burcuyum, hımbılım, koyduğunuz yerden kalkamam. Gittiğim mekânda mutlaka daha önce oturduğum yere otururum. En çok İstkafe'ye takılırım. - En beğendiğiniz erkek? - Colin Farrell! - En beğendiğiniz kadın? - Cate Blanchett. - Türkiye'de? - Oralara girmeyelim... - En sevdiğiniz şehir? - Madrid! 2008'de birkaç yıllığına Madrid'e yerleşmeyi düşünüyorum çünkü İspanyolca öğreniyorum. Önümüzdeki ay ev bakmaya gidiyorum. - Hayatta en nefret ettiğiniz şey ne? - Galiba ihanet. - En büyük pişmanlığınız? - Hani eskiden 'Yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim' diye laflar vardı, onu zamanında biz de kullandık ama şimdi düşününce 'Ne çok pişmanlığım varmış' diyorum (gülüyor). - Ne gibi? - 'O ilişki o kadar uzun sürer miydi, ona nasıl inandım, yalanını nasıl görmedim' gibi... Bana insanları ne kadar iyi analiz ettiğim söylenir ama ben özel hayatımda çok insan salağıyımdır! Gözüme sokulmadıkça, tuhaf bir şekilde insanlara inanan, bağlanan yanım daha güçlü projeler.... 1 Aralık'ta Dağ isimli bir şiir kitabı çıkıyor. Bir humma biçiminde yazdım; benim şiirimi sevenleri doyuracak. Yılı beş kitapla bitiriyorum yani. İstedim ki Murathan Mungan'ın oyun yazarı, denemeci, hikâyeci, şair yanı yani beş maskesi birden görülsün. * Kadından Kentler 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde çıkacak. İzmir'den başlayarak Türkiye'nin 16 şehrini gezeceğim ve her gittiğim şehirde o şehrin anlatıldığı öyküyü okuyacağım. Az kitap okuyan, edebiyatla arası çok iyi olmayan insanları da yakalayacak. * 2008'de oynanacak Mutfak adında bir oyun yazıyorum. Kadınlar arasında geçiyor. Çünkü kadınlar çok renkli, çok imkânlı... O incelikli dünya içerisinde söz üretmeniz daha mümkün. |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Konu Seçenekleri | |
| Modları Göster | |
|
|