![]() |
|
|||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Takvim | Bütün Forumları okunmuş kabul et |
![]() |
|
|
Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#1 |
|
VIP Member
![]() Üye No : 35098
Mesajlar : 9.939
Üyelik Tarihi : 9.12.2006
Tecrübe Puanı : 4159
Karizma Puanı : 366004
Karizma Derecesi ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Murat Başaran ile Kış Bebeği ve İstanbul üzerine sohbet
Tuba Karabey Dünde kalan yelkovan ile bugüne mıhlanmış akrebe sahip olan bir saatin tam 12'si. Ne sayıların başında olması, ne saatin ona göre kurulması… Akreple yelkovanı birleştirmesidir 12'yi ve Murat Başaran'ı vazgeçilmezlerimizden kılan. Üç kıtaya hükmetmiş bir cihan devletinin torunu olduğunu satırlarına şiirimsi bir üslupla samimi olarak kaleme olan yazarımız 9 yaşında ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşmiş ve eğitime burada devam etmiştir. Türkiye gazetesinde başladığı meslek hayatı muhabirlik, redaktörlük, kültür sanat yönetmenliği, köşe yazarlığı, haber müdürlüğü şeklinde 17 yıl sürmüş, yazıları başta Zafer olma üzere Ufuk Çizgisi, Kardelen Türk Edebiyatı ve Yemek Zevki dergilerinde yayınlanmıştır. Birçok belgesel ve tanıtım senaryosuna imzasını atan Murat Başaran'ın yayınlanmış kitapları şunlardır: Sevmek Ölmekle Başlar, Uzak Geceye Mektuplar, Kalbim Nerede Sanıyorsun, Yangının Adı Leyla, Zamansız Tezgahın Üstünde İstanbul, Kış Bebeği (roman) Murat Başaran ile Nesil Yayınları’ndan çıkan yeni romanı Kış Bebeği, yazı serüveni ve İstanbul üzerine sohbet ettik. İşte sorularımız ve aldığımız cevaplar: KARABEY: En çok deneme türüyle sizi tanımamıza rağmen makale, şiir, hikâye ve romanlarınızın olduğunu biliyoruz. Yazıya nasıl başladınız? BAŞARAN: Şimdi adını daha sağlıklı koyabiliyorum. Yazmaya başlamamın sebebi İstanbul’a gelişimiz ve İstanbul’dur. Eğer Adapazarı’nda kalsaydım, muhtemelen yazmıyor olacaktım. Çünkü şimdi de kendime dönüp baktığımda, yazmanın hayatımın vazgeçilmez ideali olduğunu görmüyorum. İçimde yazmak adına yanıp tutuşan bir kaynak yok. Yaşamak için var. Hayatı anlamaya çalışmanın egzersizi oldu yazmak benim için. Hatta sebebi çaresizlik bile denebilir. Bu anlama gayreti sırasında tutunacağım tek şeydi yazmak. İşin başlangıcından bahsediyorum. Hayatı ve sonrasını, hayatın ve sonrasının içinde barındırdığı her şeyi anlamaya ve yaşamaya karşı bir aşk… Bu aşkı Adapazarı’nda bir esnaf olarak, mesela marangoz olarak yaşayabilirdim. Küçük bir bahçede domates yetiştirirken da hayatın keşfi mümkün olabilirdi. Ama İstanbul’a gelince manzara değişti. Küçük, anlaşılır ve kendi çerçevesi içinde tatmin edici bir hayattan, tam da büyüme çağında, yani soruların amansız ordular şeklinde saldırıya geçtiği bir çağda İstanbul gibi her şeyin olduğu ama hiçbir şeyin yetmediği bir savaş alanında bulmuştum kendimi. Her şeye rağmen Adapazarı’nda bir avuç insanın içinde kalabalıktık… Ama koca İstanbul’da yalnızlığın, yalnız oluşumuzun en derin suskunluğu ve şaşkınlığı vardı. İşte böyle bir atmosfer içinde kendi tarihime notlar düşmek için küçük ajandalara sığındım. Sevmek Ölmekle Başlar’ın içindeki yazılar o ajandalardan çıkıp dergilerde yayınlanmış ve nihayetinde kitap haline gelmiştir. KARABEY: Ne için yazıyorsunuz, okuyucularınıza anlatmak istediğiniz nedir? Hangi konuda ne için yazarsanız yazın yazılarınızda duygusallık ağır basıyor bu özel bir gayretin sonucu mu? BAŞARAN: Bir doğruyu bulmuş ve bu doğruyu herkese anlatmak için çırpınan bir tavır içinde değilim. Diğer taraftan bir mesleğin icrası da değildir benim için yazmak. Ben derdimi anlatıyorum. Arayışımı. Ne hissediyorsam o. Ve hissettiklerim bu ülkenin doğruları, yanlışları, çarpıklıkları, sancıları, güzellikleri ve çirkinlikleri içinde çırpınan bir insanın hissedişleridir. Matematik anlatmıyorum. Fizik de değil… İnsan öfke duymak için veya aşkı yaşamak için özel bir gayret gösterebilir mi? Veya böyle bir gayrete girse ne işe yarar? KARABEY: Yangının Adı Leyla isimli kitabınızın arka kısmında diğer kitaplarınızın tanıtım yazılarına baktığımızda karşımıza sırasıyla; “Aşk… İstanbul… Ve tarih…”, “Aşk… Ayrılık… Ve hüzün…”, “Aşk… Hasret… Ve arayış…”, “…insan ilişkilerinin, ailenin ve aşkın…” olarak anlatılmıştır. Bütün tanımların ortak noktası 'Aşk '. Aşk Murat Başaran’ın hayatının neresindedir? Aşkı bize nasıl anlatır mısınız ya da ölmekle başlayan sevmek nedir? BAŞARAN: Aşk, uğrunda ölmektir. Kendini yok edip “O” olmaktır yani. Kendini yok etmek! Ve peki ne anlaşılıyor şimdi kendini yok etmekten? İman… Ve yani sevmek, sevdiğinin sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemek… Allahü Teala’nın Musa Aleyhisselam’a buyurduğu gibi… “Ben seni seviyorum ama…” diye başlayan hiçbir cümleyle “aşk”a varamazsınız. Âşıkın lugatinde “ama” olamaz. Siz karar verin “aşk”ın hayatın veya hayatımın neresinde olduğuna veya olması gerektiğine… KARABEY: Sizin bir İstanbul sevdalısı olduğunuzu anlamamak imkânsız… 9 yaşınızda İstanbul'a yerleşmişsiniz. İstanbul'a olan hayranlığınız bu yaşlarda mı başlamıştı? Artık kendi halkının büyük bir kısmı tarafından dışarıya atılan ilk adımda trafik, kötü hava şartları, geçim sıkıntısı, gürültü gibi anakent olmanın getirdiği sorumluklarla bir stres şehri haline dönüştüğü düşünülen İstanbul'u sizin için bu kadar vazgeçilmez yapan nedir? Bunun cevabı bir yazıdır. Ve size onu okuyacağım. Başka bir şey söylemek bu soruya haksızlık olur: “Evet itiraf; İstanbul’suz olmaz… Ama bu tutku… İstanbul’a teslim olmuş bir ruh hali getirmesin aklınıza. Ne kadar seviyorsam, o kadar didişme halindeyim. Sanki İstanbul isteseydi, bugün içimi burkan bir çok çirkinliğe mani olabilirdi gibi bir his içindeyim… Bütün haşmeti, mehabeti, sırları ve zenginliğinin yanı sıra, bir umursamazlık ve boş vermişlik seziyorum İstanbul’da… Eteklerini toplayıp boğazın kenarına uzanmış ve kıyameti bekleyen, yorgun bir savaşçı gibi… Kimi zaman uykuda… Kimi zaman kısık gözleriyle, ahir zamanı temaşa ediyor… Halbuki yaşı, yaşadıkları ve ilmiyle “hizaya getirici” bir fonksiyonu olmalıydı gibi bir garip suçlama içinde oluyorum bazen… Bazen suratına “Niye pes ettin” diye bağırasım geliyor… Ve bazen mahcup âşıklar gibi, elele tutuşmaya utanıp, yan yana yürüyoruz bıkıp usanmadan… Kim zaman da bir parkta iki ayrı banka karşılıkla oturmuş, uzaktan laflıyoruz emekliler gibi… Sonra ben kendime dönüyorum… O uzanmaya devam ediyor iki kıta arasında… --- Hakikat… Ben İstanbul’a gelmeseydim, gördüklerimin onda biriyle yetinmek zorunda kalan bir taşralı olacaktım… Ve ama İstanbul’a gelmeseydim… Sorum budur kendime… Ve kimi zaman hayalini kurduğum… İstanbul’a gelmeseydim… --- Bazen şöyle bir sonuca varıyorum: Bu anlamsız bir sorudur. İnsanın kendini ve hayatını çok fazla ciddiye almasının sonucu… Gözle görülemeyen mikropla, insan büyüklüğünün birbirine mukayesesi, insanla dünyanın birbirine mukayesesine eşit derler. Dünya ile güneş sisteminin mukayesesi gibi… Güneş sistemiyle, Samanyolu nebulasının birbirine mukayesesi gibi… İnsanla Samanyolu’nu kıyaslayın o zaman… İnsan, kainatın orta yerinde bir noktacık bile değil hacmiyle… O noktacıklardan biri ama İstanbul’da olmuş… Ama başka yerde… Ama İstanbul’da ölmüş… Ama başka yerde… De… İşin bir “ama” tarafı var… Zihin sükunet bulduğunda, bütün kainatı kuşatma şevkine bürünmesine denk bir “ama” durağı… “Hiçbir yere sığmam, kulumun kalbine sığarım” diyen Yaratıcımızın bize yüklediği değer, o noktacık hacmi, atom çekirdeğinin patladığı zaman çıkardığı enerjiye denk bir büyüklüğe kavuşturuyor. “Yok”um duygusuyla, “kainatı yakar, yıkarım” duygusu arasında bocalıyor insan… Uzun ve yorucu bir git-gel bu… Karınca’nın “yolunda ölürüm” esprisindeki büyüklük nasıl ki bütün büyüklükleri potasında eritir… Eritir, çünkü gücünü Kainatın Sahibi’nden alır… Ve insan bazen “ben neden varım” sorusunun cevabını hatırlar… Noktacık kainata sığmaz o zaman… Ve bizim maceramızın sebebi budur… Sığmayız… İstanbul’a da sığmayız… Hem aşık olur, hem küseriz sonra... --- “İstanbul’a gelmeseydim” düşüncemin cevabı ortada kaldı aslında… “Kader” deyip daha ciddi şeyler düşünmek mantıklıdır. Katılıyorum. Ama buna bağlı bir tartışma konusu daha var… Herkesin aşık olduğu şehre benim aşkım –bizim aşkımız- herkesin aşık olma sebebinden midir? Hayır… Bizimkisi bir coğrafya aşkı olamaz… Herkes aşık diye, mahallenin en güzel kızına aşık olma aptallığı da olamaz… “…elbette fethedilecektir…” buyruğunda yatar çarpıldığımız sır… Burası gösterilmiştir… Ve bir kere daha fethedilebilir… --- “Resmini çiz” deseler bir minare ile başlarım gökyüzüne uzanan… İstanbul’un “İ”si gibi… Bir minare daha sonra… “b”si gibi… Bir tane daha “l”si gibi… Onlar olmasa, İstanbul olmaz… Onlar olmasa… İstanbul Bizans… --- O zaman, ihtimaldir ki, “İstanbul’a gelmeseydim…” de, bu aşk, bir şekilde tüterdi yüreğimde… --- “Ve bir kere daha fethedilebilir” gerçeği, yazıyor-okuyor, sancılanıyor oluşumuzun sebebidir hâlâ…” KARABEY: Kitaplarınızda bir bireyin gidiş ve gelişlerine çokça tanık olmaktayız. Bunlar hep bir çilenin sancısı gibi görünüyor. Gençliğin durum ve sorunlarına farklı bir bakış açısıyla bakıyorsunuz. Bunu Üniversite Kahvehanesi gibi yazılarınızda gözlemleyebiliyoruz. Bu ve benzeri sorular yaklaşık 6 sene önce Zafer Dergisinde yapılan bir röportajda size yöneltilmiş. O günden bugüne Türk Gençliği'ne bakışınız değişti mi? Genç nesil yazılarınızdaki İstanbul ve Üç kıtaya hükmetmiş Cihan Devleti'nin miraslarına sahip çıkacak nitelikte mi? BAŞARAN: Şaşkınım. Karamsarlıkla ümit hep yan yana. Bazen bir taraf ağır basıyor. Bir bakıyorsun rezil bir manzara var karşında. Sonra bir başka rezillik. “Eyvah” diyorsun. Sonra iki pırıl pırıl genç gelip öyle bir resim çiziyor ki, “tamam işte” diyorsun, “budur”. Ama sonra anlıyorum ki, gördüğüm manzara benim içimden çıkıyor. Ben nasılsam, manzarayı öyle görüyorum. Nerelerde dolaşırsam… Kimlerle görüşürsem… Neleri özlersem… Manzara öyle şekilleniyor. Bugüne ve kendime bakmak bir ölçüdür elbette ama önemli olan milletimizin ve coğrafyamızın gen hafızasıdır… Orada güzel şeyler var. Biz Müslüman Türkleriz… Mazisinin farkında olan bir kişi bile kalsa bu coğrafyada, imanımız ümitli olmayı gerektirir. Benim anam- babam, dedelerim dinlerine ve milletlerine bağlı temiz insanlardı. Ben bunu söyleyebiliyorum. Üç kıtada nizam-ı âlem için şehit olanlar benim dedelerimdi. Onlar temiz insanlardı. Çanakkale’de kırılanlar benim dedelerimdi. Kurtuluş Savaşı’nda bu vatan için can verenler de… Onlar temiz insanlardı. Bugün ne kadar şaşkın olursak olalım, ne kadar içerden ve dışardan yıkmaya uğraşırlarsa uğraşsınlar, kimileri “Sütçü İmam”ın çocukları olduğunu ne kadar unutursa unutsun, genlerimizde imanımızın asaleti var. Bu asaletten maraz doğmaz… KARABEY: Son kitabınız 'Kış Bebeği' çıktı, hayırlı olsun, başarılarınızın devamını dileriz. Romanınızı bize kendi ağzınızdan anlatır mısınız? BAŞARAN: Teşekkür ederim. Şimdi size bir insan tipi tarif edeceğim. Yedi ceddi Türk ve Ehl-i Sünnet Müslüman… Devletine bağlı ve sabırlı. Haramdan korkan. Sabrın kozasında ve haram korkusunun himayesinde, hırs tuzağına düşmemiş. Hayattan çok ahiretten beklenti içinde. Ve tevekkül sahibi. Ve arsız değil. Yani… Hataları, günahları, yanlışları hep kendisine olan ve bir yere kadar olan… Sıradan bir insan tipi… Yani bu ülkenin çoğunluğu… İşte onlardan birinin… Sıradan birinin, sıradan hikâyesi. Ama bu sıradanlık o kadar ilginç ki farkına varınca… “Kış Bebeği”nde herkesin ibret ve örnek alacağı, model bir kahraman ve model bir hayat tarzı peşinde olmadım. Bu sıradan insanlara reva görülenleri, bu sıradan insanların düştükleri çelişkileri ve kimi zaman yok saydıkları “aşk”ı anlatmaya çalıştım. Bunu yaparken de, insana ait zaafları bir takım bahanelerle örtmeye çalışmadım. Ve fakat sırf dikkat çekmek için belden aşağı vurmaya da kalkışmadım. “Kış Bebeği”nin “biz”i hakkıyla anlattığına inanıyorum. BİYOGRAFİ Murat Başaran 21 Aralık 1967 Sakarya doğumlu. Babası Manisa/Akhisarlı. 9 yaşındayken ailesiyle birlikte İstanbul'a taşındı. Adapazarı'nda Donatım İlkokulu’nda başlayan eğitim macerası, İstanbul'da Münevver Şefik Fergar ve Faik Reşit Unat İlkokulu, İnönü Ortaokulu, Haydarpaşa E. M. Lisesinde devam etti. İ. Ü. İktisat Fakültesi Ekonometri Bölümünün 2. sınıfından, sonra da A. Ö. F. İktisat Fakültesi'nin yine 2. sınıfından ayrıldı. Türkiye Gazetesi'nde başlayan meslek hayatı, muhabirlik, redaktörlük, kültür sanat yönetmenliği, köşe yazarlığı, haber müdürlüğü görevleriyle 17 yıl sürdü. Bir ara TGRT haber dairesinde çalıştı. İstanbul'un ilk ciddi yerel kanalı İstanbul TV'nin kurucu kadrosu içinde yer aldı... Burada önce Program Müdürü ve daha sonra Haber Müdürü olarak görev yaptı. Yazıları başta Zafer olmak üzere, Ufuk Çizgisi, Kardelen, Türk Edebiyatı, Yemek Zevki dergilerinde yayınlandı. Çeşitli reklam ajansları için metin yazarlığı da yapan Başaran, bir çok belgesel ve tanıtım filmlerinin de senaryosunu kaleme aldı. Halen ulusal bir perakende zincirinin kurumsal iletişim yönetmeni olarak görev yapıyor.
. ![]() son gülen iyi gülecek... Ama dua edin o gün henüz mahşer olmasın! (C.Zarifoğlu) ![]() |
|
|
|
![]() |
| Tags |
| murat başaran, söyleşi |
| Konuyu Toplam 1 üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Konu Seçenekleri | |
| Modları Göster | |
|
|